2026 yılının en çok ilgi gören filmlerinden biri olan Backrooms, seyirciyi bilinçdışının çıkışsız labirentlerinde kâbusvari bir yolculuğa çıkarıyor. Hatırlamakla hatırlayamamak arasındaki o tekinsiz eşikte dolanan film, “arka odaları” gerçekliğin çarpık bir kara aynası olarak kurguluyor.
Kökeni paylaşılan bir görsele dayanan Backrooms , genç yönetmen Kane Parsons’un ilk uzun metrajı. Filmin esinlendiği imge; sarı duvar kağıtlarıyla kaplı, floresan ışıkların aydınlattığı ve penceresi olmayan boş bir odadan ibaret. Bu ilk görsel, 2002’de Wisconsin’de yer alan bir mobilyacının websitesine yüklenmiş bir iç mekân fotoğrafı aslında. Parsons henüz 16 yaşındayken bu görselden esinlenen bir buluntu film videosu yayımlıyor. Büyük ses getiren video önce bir web serisine, sonrasında ise bir korku filmine dönüşüyor. Hatırlamakla hatırlayamamak arasındaki o tekinsiz eşikte dolanan film, “arka odaları” gerçekliğin çarpık bir kara aynası olarak kurguluyor. . Filmden bir replikle, hiç köpek görmemiş birine köpeği tarif edip sonra da çizmesini istemek gibi.
Backrooms, sahibi olduğu mobilya dükkanının duvarlarından birinde tuhaf bir geçit bulan Clark ve terapisti Mary’yi takip ediyor. 90’larda geçen hikâyeye, sonradan Mary’nin olduğunu anlayacağımız bir dış sesle başlıyoruz. İnsanların içine sıkıştığı döngülerden ve bu döngüleri üreten “eğitilmemiş zihnin”den bahsediyor. Çocuklukta bizi korumak için ortaya çıkan bu döngülerin, aynı zamanda sinir sistemimize en tanıdık gelen yol olduğunu söylüyor. Filmde bu döngüler, çıkışsız bir labirent ve “eşik/ara bölge” olan arka odalarda vücut buluyor. Öte yandan bu eşik bölgeyi çok farklı şekillerde yorumlamak mümkün. Terapi sahneleri ve döngü meselesi bağlamında düşünürsek, bu bölge ilk olarak bilinçdışını getiriyor akla. Ancak bu keskin bir temsiliyet değil, daha çok bir çağrışım. Basit bir metafordan değil, çok bilinmeyenli bir denklemden bahsediyoruz. Bilinçdışı benzetmesi, yalnızca bir başlangıç noktası. .
Arka odalar, en basit hâliyle Clark’ın dükkanının çarpık ve eksik/farklı bir replikası. Film ilerledikçe labirentin bazı odalarında Clark’ın bilinçdışından imgeler görüyoruz. Dükkanı tanıtmak için kullandığı korsan kıyafetini giyen dev Clark canavarı gibi. Boşandığı karısıyla birlikte yaşadıkları ev, kavga ettikleri yemek masası. Ancak Clark’ın hayatıyla açıklayamayacağımız odalar ve imgeler de var. Elbise yığınlarıyla dolu odalar gibi. Bu odalar, Clark’ı aramak için eşik bölgeye geçen Mary’nin bilinçdışına ait. Çocukken ruhsal sağlığı fazlasıyla bozuk annesinin evin içine hapsettiği Mary’nın rüyalarından tanıyoruz bu odaları. Dolayısıyla bu mekân eğer bir tür bilinçdışıysa, tek bir insana ait değil. Eğer Clark’ın söylediği gibi arka odalar “şu ana kadar varolmuş tüm mekânlar” ise, kolektif bir bilinçdışından da söz edebiliriz. Ancak Clark’ın tasvirinde bu ara bölge sadece mekânların cansız bir toplamı değil. Kendi iradesi var, hatırlıyor, hatırladığı kadarını yeniden yaratıyor. Clark’ın dediği gibi, “bir şeyi ne kadar çok hatırlarsak gerçekten bir o kadar uzaklaşır”. Anılarla dolu ara bölge bu nedenle her şeyin hatalı bir kopyasını üretiyor, hatırladığı kadarıyla çarpıtarak yeniden canlandırıyor. Tıpkı aynı hikâyeyi tekrar tekrar anlatarak döngüler üreten ve “eğitilmemiş zihni” kendine mahkûm eden bilinçdışı gibi.
Filmde terapist-danışan ilişkisi bağlamında önemli olan bir diğer imge ise kartondan İsa figürü. Clark’ın pek bir anlam veremediği bu maketi bir kez daha Mary ile ilişkisi üzerinden yorumlayabiliriz. İsa figürünün içinden gelen, sürekli tekrar eden bir ses kaydı duyuyoruz. Farklı dillerde tekrarlanan kısa bir mesaj bu. Bu diller arasında Türkçe de var. Ses şöyle diyor: “Sevgili Türkçe konuşan dinleyicilerimiz, hoş geldiniz.” Dolayısıyla sıcak bir karşılama kaydı bu. Clark’ın bilinçdışındaki bu imgeyi dış dünyadan bir sesle bağdaştıracak olursak, Mary’ye ait ses kayıtlarından bahsedebiliriz. Mary’nin bir tür kişisel gelişim programı olarak tasarladığı ve sattığı bazı kasetleri var. Filmin başında dış ses olarak duyduğumuz ve Clark’ın da dinlediği bu ses kayıtları, Mary’nin programının bir parçası. Film bazen kaynağını göstererek, bazense saklayarak bu ses kayıtlarını birkaç kez dinletiyor bize. Bu kayıtlar, Mary’yi -yani Meryem’i- tıpkı İsa gibi bağışlayıcı, kucaklayıcı ve yol gösterici bir figür olarak sunuyor. En azından Clark’ın algıladığı hâliyle Mary böyle bir figür. Bir tür Meryem Ana ya da idealize bir anne/eş figürü gördüğü Mary’den kendisini bağışlamasını ve kucaklamasını bekliyor. Terapiyi kendi karanlığıyla yüzleşmek için değil, bir tür onay mekanizması olarak gören Clark’ın bilinçdışında Mary, kartondan ve iradesi olmayan bir İsa’dan ibaret. Bu nedenle Clark, Mary ona bağırıp gerçekleri haykırdığı an – dolayısıyla onu onaylamayı ve kucaklamayı bıraktığı an – yok oluyor. Ondan geriye yalnızca korsan canavar kalıyor.
Parsons, bize arka odaların ne olduğu, kim tarafından yaratıldığı ve kontrol edildiği konusunda hiçbir ipucu vermiyor. Birkaç kez ima ettiği bir senaryo var: Bir adam, bir monitörden ara bölgeyi izliyor. Ancak bu yalnızca bir kandırmaca. Yozlaşmış bilim insanların kontrol ettiği zalim bir oyun değil bu. Akıl yoluyla açıklanamayan ve belli ki başka bir boyutta yer alan bu eşik bölge, her tür fizik kuralına aykırı bir mimariye sahip. Dolayısıyla burası döngünün kırıldığı değil, adeta parçalandığı bir yer.
Parsons tanıdık bir “kapalı ofis” imgesinden yola çıkarak çok daha katmanlı ve karmaşık bir mekân inşa ediyor. Kapılar, tek yönlü camlar, gitgide daralan tüneller, eşyaların içinde battığı tuhaf zeminler ve tavanlar… Havaalanları, alışveriş merkezleri, hastaneler ve diğer tüm liminal alanları andıran, fakat hepsinin toplamından fazla ve farklı bir yer burası. İlk bakışta yalnızca mekânsal olarak tanımlanabilen arka odalar, zamansal olarak da oldukça karmaşık. Geçmişin, geleceğin ve şimdinin bir arada varolduğu, zamanın öznelleştiği, bazen durduğu bir yer burası. İlk olarak bir el kamerasının perspektifinden gördüğümüz ve 90’larla özdeşleştirdiğimiz mekân, bir anda değişip bugüne dönüyor. Film boyunca sanki bir video oyunundaymış gibi birinci şahısla üçüncü şahıs bakış açısı arasında gidip geliyoruz. İki farklı karakterin zihnine girip çıkarak deneyimlediğimiz arka odalar, bir noktadan sonra kendi zaman-mekânını yaratıyor. Zihnin kıvrımları gibi, haritasız bir muamma. Bir rüyayı hatırlamaya çalışır gibi.

Yorum yazarken seviyemizi koruyalım.Küfür ve hakaret içeren yorumlar silinecektir.